
Kamburum dostlarım, kamburum kambur…
Fazla bilgi beni bu hale soktu. Onlarca yıldır sırtımda bir çift kapılı nofrost buzdolabı ile merdiven çıkıyormuş gibi hissediyorum. Ve sandığınız yada alışılmış olduğu gibi boş bir buzdolabı da değil.
İçerisi alabildiğince dolu, tıka basa bir buzdolabı. Yeni evli bir çiftin yaptığı, görgüsüzlüğün ve şımarıklığın zincirlerinden boşalmışçasına tepe taklak yuvarlandığı ilk market alışverişi ile doldurulmuş gibi. Dini vecibelerden çok protein ve aminoasit tutkusunun dizginleri ile hareket eden bir kurban kesicinin buzdolabı gibi. Taşıyabileceğinden fazla doldurulmuş…
Kalite bazı şeylerin en önemlisidir. Kimi zaman bir insanda kimi zaman bir mekanda kimi zaman da hayatın hiç beklemediğimiz yerlerinde karşımıza çıkar.
Kaliteyi tanımak, bilmek, ve keyfine varmak başlı başına ayrı bir meziyet ayrı bir zanaattır.
Yolda yürürken bir anda karşımıza çıkan kaliteye kaçamak bakışlar atmak, arkasından bakmak ve ilgilenmemek yapılabilecek en büyük yanlışların başında gelir.
Kaliteyi gördün mü ona bakacaksın. Dik dik ve göstere göstere.
Utanmadan, sıkılmadan ve hiç bir sosyal norm baskısı altına girmeden.
Çünkü kalite bunu hakkeder. Fark edilmeyi ve fark edildiğinin farkına varmayı.
Kalitesizlik de bir o kadar ters bir muamele ile karşılanmalıdır.
Çünkü kalitesiz olan kalitesiz olduğunun farkına varmaz. Aksi gibi kendini kap kaliteli ve şım şıkıdık sanar.
Eğer bir gözlemci olarak aynı şekilde ona da dikkatli bir şekilde bakarsak, kendi kalitesizliğinin verdiği akıl almaz bir özgüven ile kendini daha da kaliteli sanacak ve bu kalitesizliği abartarak hayatının ve bulunduğu ortamın her yerine bir virüs gibi yayacaktır.
Hayatımızdaki kaliteli ve kalitesiz şeylere bir çok örnek verebiliriz.
Kendinden pipetli termoslar, büyük buz kalıpları, yakışıklı beyler ve elektrikli panjurlar…
Bunlar gerçek kaliteyi temsil ederken, gürültücü komşu, eve usta çağırmak ve ıslak çorap gibi şeyler de kalitesizliği iliklerimize kadar hissettiren şeylerdir.
Neden bu kadar uzun ve çok açıklayıcı bir giriş yaptığımı yazının ilerleyen kısımlarında anlayacaksınız.
Burada yazılan hiç bir kelime gereksiz, sebepsiz ve kalitesiz değildir. Her biri çok daha büyük bir amacın parçaları ve yapı taşlarıdır. Sadece bazen bu amacı görmek çok uzun bir zaman alabilir.
Dünyamız her şeyin başında bir toz ve gaz yığını iken oradan geçen bir canlı aynen şöyle demiştir.
– Ne bu yaaa! Ne biçim toz kalkmış. Uzay aracımı daha yeni yıkatmıştım.
İşte aynı bu canlı gibi, gerçeği ve büyük resmi görmek için onu zamana yaymak ve gözlemlemek gerekir. Bu konudan yola çıkarak aklıma bir şey daha geldi. Bu yazının genel hatları her ne kadar planlanmış olsa da içeriği tam bir serbest yazım ve beyin boşaltımdır.
Kısa bir süre önce, hayatımın büyük bir kısmını İstanbul un Fikirtepe dene bir bölgesinde geçiriyordum.
Fikirtepe de bir gaz ve toz bulutundan ibaret. Yeterli gözlem yeteneği ve bilgi birikimi ile buradaki toz ve gazın da bir şeylere dönüştüğünü gördüm. Toplu konutlara…
Zaman geçiyor, evren büyüyor, güneş sistemimiz felaket bir hızla bir karadeliğe doğru yapıştırmış gidiyor. Ama kainatın işleyişi değişmiyor. Yine toz ve gaz bir şeylere dönüşüyor. Bazen yaşanabilir bir gezegene bazen de yaşanamayacak bir toplu konut hezeyanına.
Belki de uzayın başka bir yerinde olan birileri için Dünya bir toplu konuttur.
Belki de Dünya uzayın Fikirtepesidir…
Bu tarz fikirler beynimin içinde dolaşırken aşılamaz bir duvara çarpıyorlar. Bu o kadar şiddetli bir çarpışma ki, bir çok fikir bu çarpışmanın etkisi ile yok oluyor, heba oluyor ve toplanamayacak şekilde etrafa saçılıyor. Kendi halinde ve ortalama sayılabilecek bir hız ile seyahat ede fikir otobüsüm dev bir kamyon ile kafa kafaya çarpışıyor. Zihnimin ikramı olan kolalar ve kakaolu kekler etrafa saçılıyor. Dinlenme tesisine ulaşamayan fikirlerim canhıraş bir şekilde çığlıklar atarak etrafta koşturuyor.
Zorlu bir hamle ile emniyet kemerimi çıkartıp otobüsten iniyorum.
Etraf mahşer yeri gibi. Fikir otobüsüm bir kutu kola gibi ezilmiş ve dümdüz olmuş.
Kazaya sebebiyet veren aşırı ışıklı ve parlak kamyon tam da orada tüm heybetiyle duruyor.
Üzerinde tek bir çizik bile yok. Bir anda uzunları yakıyor ve çok ama çok gürültülü bir ses ile müzik başlıyor.
Bu sesi tanıyorum…
K-Pop bu!

K-Pop hayatımıza uykuda yakalandığımız bir deprem, bir anda karşı yönden gelen bir araç gibi hiç beklemeden ve haber vermeden girdi. Her ciddi kaza gibi o da hayatımızı bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştirdi.
Dokuz kişi dans ediyor. Birinin saçı mavi, birinin pembe, birinin insan anatomisinin izin vermemesi gereken bir bel çevresi var. Hepsi aynı anda dönüyor, zıplıyor ve şarkı söylüyor.
Kamera bir saniye durmuyor. Arka planda beş ayrı dekor patlıyor, bir motosiklet geçiyor, bir yerde alev çıkıyor ve bir kız sana göz kırpıyor.
İşte bu kalitedir. Bir yerde hem motor uçuyor hem alev çıkıyor hem de bir kız sana göz kırpıyorsa, bu kalitedir. Ve ben de yapılması gerekeni yapıp dik dik bakılıyorum. Her şarkıyı prodüktöründen daha fazla dinliyorum. Küçük bir kız çocuğu gibi eşlik edip ekran karşısında dans koreografilerini çalışıyorum.
Kliplerinin ilk gösterimini saat kurup takip ediyorum.
Dostlar, beni dans eden kadın düşkünü sanmayın. Ben sadece kalite düşkünüyüm. Kalite gördüğümde durup üzerine düşünürüm.
Düşündükçe düşünüyorum ve aklıma eski bir dostum geliyor.
Bu kişi kendini metal müziğe adamış, yıllardır uzun saçları ve derin bakışları ile etrafta bir mıknatıs gibi gezip tüm metalleri üzerinde çekiyor. İlerleyen yaşına rağmen dikkat çekici fiziği ve bas bariton ses tonu ile her zaman ilgi odağı ve dünyanın merkezi. Motora biniyor, birayı su gibi içiyor ve rockstar bir hayat yaşıyor.
Son zamanlarda bu adamın eriyişine şahit oldum dostlar. Onu ne bu hayat ne de mücadele yıktı. Onu yıkan şey K-Pop oldu. Uzun süre kaçınmaya çalıştığı bu illet, onu kaçınılmaz bir salgın hastalık gibi eline aldı. Yed, kemirdi ve bitirdi… Yerli yabancı tüm K-Pop gruplarını bilir, dinler ve eşlik eder oldu.
En son duyduğuma göre saçlarını maviye boyatmış ve badem göz ameliyatı olmuş diyorlar.
İşte hayat böyledir. Gerektiği kadar uzun yaşarsanız her şeyin başka bir şeye dönüştüğünü görürsünüz.
Bir kelebek için elma elmadır. Aynı kelebek için çürük elma da çürük elmadır.
Bu ikisi arasındaki bağlantıyı sadece elmanın çürüdüğünü görecek kadar uzun yaşayanlar anlayabilir.
Dönüşüm ve değişim. Bunlar durdurmaya gücümüzün yetmeyeceği çok eski ve kudretli tanrılardır.
Güçlerini tanrıların tanrısı, yok edilemez ve değiştirilemez, her şeyin başı ve her şeyin sonu, kainatın ve içinde var olan her şeyin katili zamandan alır.

Zaman dostlar…
Zaman her şeyin ilacıdır. Aynı zamanda her şeyin de fazlası zarardır.
Zaman bir bebeği büyütür ve aynı zaman o bebeği öldürür.
Kuantum evreninde, boyutlar aleminde, aklımızın almayacağı işlerde çalışır.
Bir şeylerin üst üste binmesini engelleyen şey mekan iken başka şeylerin de üst üste binmesini engelleyen şey zamandır. Yoksa sevgili dostum bu kadar sıkı bir metal müzik hayranıyken aynı zamanda bu kadar azılı bir K-Pop savunucusu olamazdı. Evren kendi içine çöküp yok olmasın. Fikirtepe bir karadeliğe dönüşmesin diye kuantum bu uç karakterleri zamana yaydı. Kimyasal bir değişim gibi şekillendirdi ve başka bir adam yarattı.
Kuantum çok acayip bir şeydir. Gözlemlenen ve gözlemlenmeyen şeylerin cirit attığı, tuhaf tuhaf işlerin döndüğü bir ortam. Cin düğünü gibi bir şeydir kuantum.
Bir şeylerin siz bakarken farklı davranması, siz bakmadığınızda da farklı davranmaları tam bir yavşaklıktır.
Evren yavşaktır, iki yüzlüdür ve bir şerefsizdir.
O yüzden kaliteyi gördüğünüzde bakın dostlar. Bakın ki var olmaya devam etsin. Baktığınızın farkına varsın ve bir yere kaçamasın it!
Kalitesize de zerre taviz vermeyin ki yok olsun gitsin. Başka bir şeye dönüşsün. Tiktok falan izlesin.
Yazıma burada son verirken son bir şiir ile bitireceğim.
Şiir bir şeyleri anlatmanın en anlaşılmaz yoludur.
Bir varmış bir yokmuş
evet çok kısa bir şiir oldu ama anlamasını bilene her şeyin sırrını da verdi.
Sevgiler.
Yorum bırakın